Burdasınız: Ana Sayfa » İslam Dünyası » Medeniyetimizin Yeniden Keşfinin İmkânı

İlahî vahyin bakiyesi ve Müslüman toplumların tarihsel tecrübesinin bir hasılası olarak İslam düşüncesinin zaman ve mekân formları içinde tecelli ve tecessüm etmesi bağlamında söz konusu ettiğimiz ‘İslam medeniyet’ olgusu küreselleşen dünya düzeninin hegemonyası altında kozmopolit bir hayat yaşayan günümüz Müslümanları için yitik vaziyettedir.Yitik medeniyetimizin yeniden keşfi için kanaatimce yapmamız gereken ilk şey geleneğimizden güç ve ilham alarak ‘bugün’, ‘şimdi’ medeniyetimizin üzerine bina edildiği felsefi/düşüncel damarların keşfine yapılacak uzun soluklu yolculuktur. Bu sayede İslam düşüncesi bağlamında bir medeniyet felsefesi inşa edebilecek,yitik medeniyetimizi keşfetmenin imkânını aralamış olacağız. Aşağıda bu yolculuktaki bazı önemli duraklardan bahsedeceğim.

Evvela, İslam düşüncesi bağlamında bir medeniyet felsefesi yapabilmenin ilk şartı Allah-âleminsan tasavvurunun kendisine dayandığı ana damar İslam dünya görüşünün farkına varabilmektir.Bu dünya görüşünün varlık-bilgi-değer düzlemindeki dayandığı zihniyetin özgünlüğü keşf etmeye çalışmaktır. Zira medeniyetleri, dünya görüşleri, zihniyetler inşa eder, yoksa medeniyetlerdünya görüşünü oluşturmazlar.

 

Dünya görüşü veya daha otantik ifadeyle âlem tasavvuru, bir medeniyetin mimarıdır, medeniyet de onun eseri. Medeniyetlerin varoluş, süreklilik ve değişim diyalektiğini belirleyecek olan da medeniyetin üzerine inşa edildiği ‘ben-idraki’dir. Bir ben-idrakinin oluşmasını sağlayan nihaî etken de, kurumsal ve formel alan değil, bir bireyin varlık sorunsalını anlamlı bir çerçeveye oturtan varlık-bilgi-değer üçgeninde oluşan alem tasavvurudur. Kimlik ile ben-idraki veya dünya görüşünü de basitçe birbirine indirgememek gerekir. Kimlik, sosyal tanınma temelinde gerçekleşen ilişkibağımlı bir bilinç olarak iki tarafı gerekli kılarken, ben-idraki veya dünya görüşü karşı tarafa ya da sosyal bir tanınmaya ihtiyaç hissetmeyen bireysel bir şuur hâlini yansıtır. Kimlik sosyal, iktisadi ve siyasi otorite tarafından tanımlanabilen ve verilebilen bir nitelik taşırken, özneyi ve varoluşu esas alan ben-idrakinin herhangi bir başka otorite tarafından tanımlanabilmesi de, tasfiye edilebilmesi de imkânsızdır.

Böylesi bir dünya görüşünün yokluğunun önemli tezahürlerini her gün şahit olmaktayız. Aynı dünya görüşüne sahip Müslümanlar farklı kimlikler altında, arızi nedenlerle çatışma içinde olabilmektedir.Hâlbuki dünya görüşleri kimlikleri belirlerler, kimlik dünya görüşlerini değil.İkinci olarak bu dünya görüşünebağlı olarak zamanı, tarihi, şimdiyi anlama ve anlamlandırma kudretine sahip bir tarih felsefesine, sünnetullah bilincine sahip olmak gerekir. Kronolojik olarak art arda sıralanan olay ve olguları, anlamlı bir mikyasla, hikmete mebni bir ayna tutma ve görüntülerin arkasındaki hakikati keşfe çıkmadan bugünümüzü anlamlandıramadığımız gibi yarınımızı da inşa edemeyiz.

 

Bugününü anlayamayan, yarınını inşa edemeyen, tarihi okumasını, anlamasını bilmeyen toplumların medeniyet kurma ihtimalleri olmadığı gibi bir medeniyet felsefesi yapabilmeleri şansları da yoktur. Sünnetullah bize önce ve sonra arasındaki basit zamansal ve tarihsel süreci anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlar. Sünnetullah ile fıtratullah arasındaki gizemli denklemi keşf edebilirsek eğer geçmiş ve gelecek arasındaki rolümüzün ne anlama geldiğini de bir nebze yorumlayabilir hayatın değişim cümbüşüyle çatışmadan anlamlandırma ve dönüştürme gücüne sahip olabiliriz.

İslam düşüncesi bağlamında bir medeniyet felsefesi yapabilmenin ilk şartı Allah-âlem-insan tasavvurunun kendisine dayandığı ana damar İslam dünya görüşünün farkına varabilmektir. Bu dünya görüşünün varlık-bilgi-değer düzlemindeki dayandığı zihniyetin özgünlüğü keşf etmeye çalışmaktır.

Üçüncü olarak bir söz ve kelam olarak vahyin, dünya görüşü ve zihniyetinin pratiğe dönüşmesinin bir resmi ve örneği olarak nübüvvetin kurucu rolüne dikkat kesilmek gerekir. Nübüvvet, sadece iman esaslarından biri veya
spekülatif kelami tartışmaların bir nesnesi olarak değil, toplum kurabilmenin, birlikte yaşayabilmenin ve medeniyet kurabilmenin de en ciddi imkânlarından biridir.

Bu konuda pek çok örnek arasından İbn Sina’nın “Peygamberliğin Delili” adlı risalesinde çok çarpıcı ifadeler vardır. İbn Sina için insan toplumsal bir varlık olup yalnız başına hayatını sürdüremez, iş bölümü denilen olgu da bunun en iyi göstergesidir, zira insanın varlığı ve yaşaması ortaklığı gerektirir, karşılıklı ilişkiler kanun (sünnet) ve adaleti, kanun ve adalet ise kanun koyucu ile adaleti sağlayan birini gerektirir, kanun lık-bilgi-değer üçgeninde oluşan
alem tasavvurudur.

Kimlik ile ben-idraki veya dünya görüşünüde basitçe birbirine indirgememek gerekir. Kimlik, sosyal tanınma temelinde gerçekleşen ilişkibağımlı bir bilinç olarak iki tarafı gerekli kılarken, ben-idraki veya dünya görüşü karşı tarafa ya da sosyal bir tanınmaya ihtiyaç hissetmeyen bireysel bir şuur hâlini yansıtır. Kimlik sosyal, iktisadi ve siyasi otorite tarafından tanımlanabilen ve verilebilen bir nitelik taşırken, özneyi ve varoluşu esas alan ben-idrakinin herhangi bir başka otorite tarafından tanımlanabilmesi de, tasfiye edilebilmesi de imkânsızdır. Böylesi bir dünya görüşünün yokluğunun önemli tezahürlerini her gün şahit olmaktayız. Aynı dünya görüşüne sahip Müslümanlar farklı kimlikler altında, arızi nedenlerle çatışma içinde olabilmektedir.

Hâlbuki dünya görüşleri kimlikleri belirlerler, kimlik dünya görüşlerini değil. İkinci olarak bu dünya görüşüne bağlı olarak zamanı, tarihi, şimdiyi anlama ve anlamlandırma kudretine sahip bir tarih felsefesine, sünnetullah bilincine sahip olmak gerekir. Kronolojik olarak art arda sıralanan olay ve olguları, anlamlı bir mikyasla, hikmete mebni bir ayna tutma ve görüntülerin arkasındaki hakikati keşfe çıkmadan bugünümüzü anlamlandıramadığımız gibi yarınımızı
da inşa edemeyiz. Bugününü anlayamayan, yarınını inşa edemeyen, tarihi okumasını, anlamasını bilmeyen toplumların medeniyet kurma ihtimalleri olmadığı gibi bir medeniyet felsefesi yapabilmeleri şansları da yoktur. Sünnetullah bize önce ve sonra arasındaki basit zamansal ve tarihsel süreci anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlar. Sünnetullah ile fıtratullah arasındaki gizemli denklemi keşf edebilirsek eğer geçmiş ve gelecek arasındaki rolümüzün ne anlama geldiğini de bir nebze yorumlayabilir hayatın değişim cümbüşüyle çatışmadan anlamlandırma ve dönüştürme gücüne sahip olabiliriz.

Üçüncü olarak bir söz ve kelam olarak vahyin, dünya görüşü ve zihniyetinin pratiğe dönüşmesinin bir resmi ve örneği olarak nübüvvetin kurucu rolüne dikkat kesilmek gerekir. Nübüvvet, sadece iman esaslarından biri veya spekülatif kelami tartışmaların bir nesnesi olarak değil, toplum kurabilmenin, birlikte yaşayabilmenin ve medeniyet kurabilmeninde en ciddi imkânlarından biridir.Bu konuda pek çok örnek arasından İbn Sina’nın “Peygamberliğin Delili” adlı risalesinde çok çarpıcı ifadeler vardır. İbn Sina için insan toplumsal bir varlık olup yalnız başına hayatını sürdüremez, iş bölümü denilen olgu da bunun en iyi göstergesidir, zira insanın varlığı ve yaşaması ortaklığı gerektirir, karşılıklı ilişkiler kanun (sünnet) ve adaleti, kanun ve adalet ise kanun koyucu ile adaleti sağlayan birini gerektirir, kanun koyucu insanlara hitap edebilecek ve onların kanunu izlemelerini sağlayacak bir konumda olmalıdır. Buna göre o bir insan olmalıdır. İnsanlar kanun konusunda şahsi kanaatleriyle baş başa bırakılmamalıdırlar; aksi hâlde onlar kendi lehine olan şeyleri adil, aleyhine olan şeyleri ise gayri adil (zulüm) görmek suretiyle görüş ayrılığına düşerler.

Öyleyse bir peygamber var olmalı ve o bir insan olmalıdır. Nübüvvet ve onun pratikteki aynası olan sünnet sadece ilmi olarak ikinci hüccet kaynağı değil aynı zamanda Müslüman bir toplumun oluşumunda sosyolojik bir imkândır. Dünya üzerinde çok sayıda Müslüman olmasına rağmen, onların bir ümmet veya toplum olup medeniyet inşa edememelerinin en büyük sebebi az önce belirttiğimiz sosyolojik imkânın eksikliğidir.Dördüncü olarak; İslam düşüncesinin paradigma inşasında rol almış İslam klasikleriyle otantik vedinamik bir ilişkinin şimdi buradaki imkanları üzerinde, ciddi bir irade ve yüzleşme gerekir.

 

Klasikler bir medeniyetin can suyudur, pınarlarıdır. Sezai Karakoç’un deyişiyle; “Oku diye başlayan Kur’an’dan başlayarak bütün İslam klasiklerini ve kaynaklarını okumak, karanlığa gömülmüş olanları ışığa, gün yüzüne çıkarmak, yarı kalmış düşünceleri geliştirmek. Sonra kitap sayfalarından gelen ve ruhun bilme susuzluğunu, her türlü derdini gideren bu ab-ı hayat bad-ı sabasını ruha geçirmek” gerekir. Kendi klasiklerinin dilini, düşüncesini, ruhunu bilmeyen insanların kendi medeniyetlerinin felsefesini yapmaları imkânsızdır.

 

Bir önceki yazımız olan İslam Dünyasından Toplu Hareket Sinyali başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Yorum Yok


© 2016 DİYANET VE MÜFTÜLÜK HABERLER · Subscribe: PostsSponsor:Geri Getirme Duası Medyum Yorumları medyum Comments